BÜYÜKADA ve RENKLERİ

Bahar geldiğinde piknik sepetleriyle, yaz geldiğinde plaj çantalarıyla eteklerimiz zil çalar halde, Sezen Aksu’nun ‘ada vapuru yandan çarklı’ şarkısını söyleyerek Bostancı İskelesi'nden kalkan Ada vapuruna yetiştiğimiz 90'lı yıllar..


Bostancı, balıkçılar, martılar, vapurun kalkmasını bekleyen, haftaiçi şehirde haftasonu Ada’da konaklayan Adalılar, Ada’ya ilk kez ayak basacaklar, bazıları da bizim gibi her daim  ada müdavimi insan kalabalığı.. Herkeste bir telaş, hızlıca vapura binilir, binmeden önce simit ya da gazoz alınır ve nihayet aşina olduğumuz o ses, vapurun düdüğü duyulur ve yavaş yavaş açılan vapur Adalar'a doğru süzülür.




Bostancı’dan kalkıp Kınalıada, Burgazada ve Heybeliada’ya uğradıktan sonra Büyükada yolcusunu indiren vapurla 40 dakika süren yolculuk bittiğinde  güzergah bellidir..Piknik yapılacaksa Dil Burnu’na, denize girilecekse Yörük Ali Plajı’na doğru ilerler, çevre okullardan biraraya gelip Ada’ya akın etmiş akranlarımızla şarkılar söyleyerek gideceğimiz yere ulaşırdık. Yürümek istemeyenlerimizse bisiklet kiralar, kimi topunu, kimi ipini alır büyük heyecanla sezonu açmaya koşardık.




 
Yıllar geçse de gelenek hiç değişmeden devam ediyor. Mimozalar açar açmaz soluğu Büyükada’da alıyoruz. Bisiklete binmeden, beyaza boyalı, bahçelerinden begonviller sarkmış evleri seyretmeden, çam kokusunun  at kokusuna karıştığı Ada havasında yürüyüşe çıkmadan, faytonla Aya Yorgi Kilisesi’nin yokuşlu yoluna tırmanmadan,  Seyir Terası’nda doyumsuz manzaranın keyfini çıkarmadan baharı ve yazı karşılayamıyoruz.

Prens Adaları’nın en büyüğü Büyükada

 
Büyükada, Prens Adaları denilen İstanbul Adaları içinde en büyük ve yerleşimi en kalabalık olanı. İstanbul’un fethinden 1 ay önce Osmanlı toprağı olan Adalar’ın, özellikle Bizans döneminde saray mensuplarının sürgün yerleri olduğu için ‘Prens Adaları’ diye adlandırıldığı söylenir. Adada tarihte yaşanan sürgünler sebebiyle manastır çok. Yakın tarihin sürgüne gönderilenlerinden biri de Sovyet Devrimi’nin ünlü ismi Troçki olmuş.

 



 
Adalar’a ilk vapur seferi

Büyükada’ya 1850’lerde Türkler yerleşmiş, ondan önce daha çok gayrimüslimlerin yerleştiği veya yazlık olarak kullandığı bir bölge. İlk vapur seferi 1850’lerde küçük vapurlarla başlamış. Düzenli vapur seferleriyle nüfus gitgide artmış. 

 

Menderes’in misafirleri Callas, Onassis, Churchill


Doğduğundan beri Ada’da yaşayan ve bu yıl Ada'daki 82. yazı geçirmeyi bekleyen İstanbul doğumlu Viktor Albukrek’in Büyükada ile ilgili sayısız anısı içinden bir tanesi var ki zihninde hala güzel bir ahenkle hatırlıyor.



‘Adamız'da yaşanan önemli bir olay, 5 Ağustos 1959'da dünya çapında meşhur dört şahsın Spendit Oteli önündeki sahili ziyaret etmeleriydi. Bu vesileyle biz Adalılar, Anadolu Kulübü ile Ada İskelesi arasındaki su şeridini bir deniz panayırına çevirmiştik.


 

İrili ufaklı çeşitli teknelerle, orada gelmiş olan ve tepesinde bir de uçağı bulunan lüks Christina adlı yatın yakınına yaklaşıp meşhurları görebilmek için yarışıyorduk.




Bu dört meşhur kişi, o günkü Sayın Başbakanımız Adnan Menderes, İngiltere eski Başbakanı Winston Churchill, dünya zengini armatör ve Olympic Hava Yolları kurucusu, sonradan Jacklyne Kennedy'le evlenecek olan Aristotle Onassis ve Onassis'in o günkü sevgilisi dünyaca meşhur Soprano Maria Callas idi.’ diyor. Albukrek şimdilerde Ada'nın geçmişiyle ilgili bir kitap hazırlığında, fotoğraf ve hatıra arşivini tarıyor.

Aşk-ı Memnu’dan Füreya’ya Büyükada

 

Türk edebiyatında da sık sık mekan olarak seçilen bir bölge Büyükada. Halid Ziya’nın Aşk-ı Memnu kitabının bazı sayfalarında Nihal ile Behlûl'ün birlikte gezindikleri mekanlar ve çamlık Büyükada’da.


Peyami Safa’nın Kiralık Konak kitabındaki kimi sayfalarda da Büyükada'dan bahsediliyor. Yirminci yüzyılın hemen başlangıcındaki Büyükada panoramasını yansıtan Kiralık Konak ile Aşk-ı Memnu’daki ortak nokta, her iki romanın da kozmopolit yaşam tarzına sahip İstanbul'un varlıklı seçkin tabakasını güzel yansıtmasıdır hatta.

Günümüz yazarlarından Ayşe Kulin’in Füreya isimli kitabında Büyükada’ya yer verilir. Buket Uzuner’in İstanbullular kitabında da Ada’ya ufak bir selam çakılır.

Haftasonu iğne atsanız yere düşmüyor


 
Bugün Kabataş, Kadıköy ve Bostancı'dan sürekli deniz yolu bağlantısı olan Büyükada, özellikle haftasonu iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalık oluyor. Fırsatınız varsa haftaiçi Ada gezintisi için en ideal zaman. Haftasonu nefes almak bile mümkün değil keza yerli dizilerin Arap ülkelerinde popülerleşmesinden beri Ada'ya ve İstanbul'a Arap turist akını söz konusu.  

 
Önerim, bisiklet kiralayıp kalabalıklara girmeden sağlı sollu faytonlar eşliğinde adayı 360 derece gezmenizi sağlayan rota. Böylelikle hem Ada’nın hiçbir yerini ıskalamamış hem de yaya olarak giremeyeceğiniz yerleri keşfetmiş olacaksınız.

 
Bir diğer seçenek de fayton. Büyük tur veya küçük tur olarak seçebileceğiniz fayton gezintisiyle yine Ada’nın pek çok yerini görmüş oluyorsunuz.






Twitter'daki check-inlere dayanamayıp sezonu açmak için geçtiğimiz hafta soluğu Büyükada'da alıyorum ben de.


 
Vapurdan inip Büyükiskele Caddesi’ni takip ederek waffle kokuları eşliğinde, dondurma satan dükkanları geçip Saat’in bulunduğu meydana geliyorum. Solumda At İstasyonu’nu ve faytonları, havanın güneşli olması sebebiyle de fayton sırasını görüyorum. 

Niyetim faytona binmek değil, bisiklet kiralayarak adayı tadını çıkara çıkara dolaşmak. Saat’in bulunduğu meydandan Çarşı'ya doğru ilerleyip sıra sıra dizilmiş dükkanlardan birine girip bir bisiklet seçiyorum.

Çarşı’ya doğru ilerleyerek esnafın denizden yeni çıkmış balıkları müdavimlerine tartıp paketlemesini, manavın sepet sepet hazırladığı sebze meyveyi elemanlarıyla evlere göndermek için yaptığı telaşlı hazırlığı, fırıncının küçük kamyonetine sıcacık ekmekleri kasa kasa yerleştirişine denk geliyorum.



Ada esnafının bu enerjisinden nasiplenmek istiyorum ve hemen köşedeki Sarıyer Börekçi’sinde  börek yiyip çay içerek yola koyuluyorum. 




Reşat Nuri Güntekin Yolu

İzleyeceğim güzergaha ‘Reşat Nuri Güntekin Yolu’ da diyebiliriz. Çınar meydanı’nı geçip İtfaiyeye doğru kıvrıldığımda yol beni kendiliğinden Büyükada Su Sporları Kulübü'ne, buradan sağa döndüğümde de faytonların Küçük Tur yolu olan Yılmaz Türk Caddesi'ne yönlendiriyor.

İki yanımda beyaza boyalı evlerin bahçelerinden en cömert halleriyle sarkmış zambak ve begonvilleri seyrederek, evlerin mimarisine hayran kalarak ilerlediğimde Naki Bey Plajı'nın önünden geçiyorum.


 
Hemen ilerisinde pastel pembe dış cephesi, beyaza boyalı balkon ve panjurlarıyla Reşat Nuri’nin evini görüp pedal çevirmeye devam ediyorum.

Gerçekçi akımın temsilcilerinden hikayeci, romancı, çevirmen ve eleştirmen Reşat Nuri aslen Üsküdarlı. İstanbul’da ve Anadolu’daki öğrenim hayatından sonra bir süre öğretmenlik yapıyor ancak sonraları adaya yerleşiyor. Adada gönüllü sürgün hayatı yaşadığı evin arka cephesi Sedef Adası’na bakıyor ve sadece dışarıdan görülebiliyor.

 
Evin hemen ilerisinde Aya Nikola Kilisesi’ni ve ismini kiliseden alan Aya Nikola Otel’i görüyorum. Arka Sokaklar dizisinin ünlü oyuncuları Gamze Özçelik ve eşi Uğur Pektaş bu otelde evlenmişlerdi.

 
Atların ve eşeklerin dinlendiği Birlik Meydanı

 
Otel’in arka tarafı Rum Ortodoks kabristanına bakıyor. Kabristan’dan sağa doğru kıvrılıp faytonların Küçük Tur yoluna girip kabristanı soluma denizi sağıma alarak Birlik Meydanı’na doğru ilerliyorum. Birlik Meydanı'nda Ada’nın ünlü eşeklerini görmeden gitmek olmaz. Burası ayrıca faytonların yolcularını indirip atlarını dinlendirdikleri ikinci en hareketli meydan. 

 

 
Dileklerin gerçekleşmesi için ipi tepeye kadar koparmadan açmak gerekiyor

Bisikletleri park ederek meydanın solundan yukarıya doğru ilerleyip yarım saatlik hafif tempolu bir yürüyüşle tepeye tırmanıyorum.
İkonalarıyla meşhur, uzunluğu 200 metre olan Aya Yorgi Kilisesi ve Manastırı’na varıyorum.
 
 
Kilise 23 Nisan ve 24 Eylül’de kutlanan yortuda en kalabalık günlerini yaşıyor çünkü bir makara alıp aşağıdan tepeye kadar çıplak ayakla elinizdeki makarayı koparmadan açarak varabilirseniz dileklerinizin gerçekleşeceğine inanılıyor. Hatta rivayete göre kol değnekleriyle tırmanmayı başarmış birinin bir sonraki yortuda ayakları iyileştiği için kiliseyi ziyarete geldiğine dair bir söylenti bile var. 
 
Bu kadar yorulmuşken Seyir Terası’ndan izlediğim manzarayla kendimi ödüllendiriyorum. Akşamüstü geldiyseniz güneşin batışını izlemeden ayrılmayın derim.


Tepenin diğer cephesine geçip alabildiğine güzel manzarada sağda Sedef Adası'nı, karşımda Pendik'ten Fenerbahçe'ye uzanan sahil şeridini ve denize açılmış onlarca tekneyi izliyorum. Buradaki lokantada soğuk bir şeyler içmeyi çoktan hak ettim bence :)

   
Faytondan veya bisikletten indikten sonra ne yazık ki bu arnavut kaldırımlı yolu yürümek zorundasınız keza fayton girmesi yasak, bizikletle çıkmaksa eziyet. Yorulduysanız meydandaki Lunapark Kır Gazinosu’nda da soluklanabilirsiniz.
 
 
Rum çocuklarının yetimhanesi

 
Kiliseden inip tekrar meydana geldikten sonra hemen yolun karşısındaki Yetimhane’yi görüyorum. Yetimhane Türk mimari tarzında mimar Alexandre Vallaury tarafından 1898’de otel olarak inşa edilmiş, hatta Prinkipo Palas olarak adı bile hazırmış ancak dönemin yöneticilerinden gerekli işletme izinleri alınamayınca uzun süre atıl kalmış.
Sonra Eleni Zarifi isminde hayırsever bir Rum binayı satın alarak Rum çocuklarının yetimhanesi haline dönüştürmüş. Aya Yorgi’den sonra ikinci en yüksek tepe olan ve İsa Tepesi de denen bu bina 1960’ta tamamen boşaltılarak şimdiki bakımsız haline terk edilmiş.

Faytonların bulunduğu meydandan sola doğru indiğimde Yörük Ali Plajı’nı ve piknik alanı olan Dil Burnu'nu görüyorum. Çamların arasından Nizam Caddesi’ni takip ederek Mesire Yeri’ni geçiyorum. Bundan sonrasında dümdüz Nizam Caddesi’nden devam edip yine begonvil sarkmış bahçeleri izleyerek sağlı sollu gelen faytonların nal sesleriyle iskeleye kadar iniyorum. 



 
Yorulduğumu güneş çekildiği sırada oturduğumda anlıyorum. Hemen bir balık restoran bulup siparişimi veriyorum. İskeleye inince fark ediyorum ki gündüz kalabalık olan ada, akşam şehirden evine dönen ada yerlileriyle daha da kalabalıklaşmış ve hareketlenmiş. Gelecek haftalarda yeniden buluşmak üzere son ada vapuruyla bir Bülent Ortaçgil şarkısını mırıldanarak ayrılıyorum..

Adalar...Artık dar gelir bana bu odalar
Adalar… Her şeyden uzak
Adalar…. İnsanlar gibi
Su altından tutuşmus elleri


Dümene yapışmışım sevgilim sanki
Dipsizliğin ortasında
Liman da yok artık rotamız da
Dökülmüş üstüme bir kova yakamoz
Yıldızlı hem yaldızlı...
Ayışıklı bir öykü ve başroldeyiz

 
 
 
YAPMADAN DÖNMEYİN

 
- Adalar Müzesi’ni ziyaret edin.

 
- Yörük Ali Plajı, Naki Bey Plajı, Prenses Plajı, Eskibağ Plajı denize girebileceğiniz tesislere sahip.
- Ada mimarisi hakkında gitmeden bir şeyler okuyun.
- Haftasonu pansiyon ve motellerde kahvaltı edin.

- Vapur beklerken İskele’nin üstündeki cafede günbatımına karşı çay için.

 
-Tarihi Prinkipo Dondurmacısı’nda dondurma yiyin.


- Çınar Meydanı’ndaki otellerden birinde konaklayın.
- Sarıyer Börekçisi’nde börek yiyip ada halkının günlük hayatını izleyin.

 

- Ada’nın tarihini merak ediyorsanız Alman asıllı İngiliz filoloğu ve oryantalist Max Müller ve eşi Georgina Adelaide Müller’in mektuplar halinde kaleme aldığı ‘On Dokuzuncu Asır Biterken İstanbul'un Saltanatlı Günleri’ni okuyun.


- Çam ağacından, meşeye, yılbaşı bitkisi herdemtazeden, yasemin ve mimozaya kadar yüzlerce çeşit bitki yetişen adadan ayrılırken bir saksı çiçek alın.

- Begonvilleri dalından koparıp evde saksıya dikersem tutar diye düşünmeyin. Toprağı ve saksısıyla birlikte adadaki çiçekçiden satın alabilirsiniz. Şehirdeki havayı, güneşi ve iklimi beğenir mi bir bilene sormak gerek. 
 

- Yazın ve kışın iki ayrı tarife olduğu için yaz tarifesine geçilip geçilmediğini teyit edin. Adaya vardığınızda dönüş saatinizi tarifeye göre önceden planlayın.

 
Büyükada’ya Ulaşım
Adanın kara bağlantısı olmadığı için ulaşım sık sık kalkan vapur, motor ve deniz otobüsleriyle sağlanıyor. Şehir Hatları, İstanbul Deniz Otobüsleri ve Mavi Marmara firmaları, Bostancı ve Kabataş'tan; Dentur Kabataş'tan, Turyol Eminönü ve Karaköy'den, Prens Tur Kartal'dan adalara karşılıklı seferler düzenliyor. En yakın noktaya ulaşım 25 dakika, en uzak noktadan ulaşım yaklaşık 1,5 saat sürüyor.


- Çarşı içindeki küçük ve şirin Büyükada Sanatçılar Sokağı’nı görün.
- Bisiklet kiralayın ve girilmedik sokak bırakmayın.
 
 
Yazı ve Fotoğraflar: Hülya Meral

 




 


Ailece Tatilin Keyfi Sony Projeksiyonlu Handycam'le Çıkar!

Projeksiyon özelliği sayesinde Sony Handycam; ailece geçirdiğiniz o değerli anları, istediğiniz yerde tekrar tekrar izleyebileceğiniz ölümsüz anılara dönüştürüyor!


Ailece gidilen tatillerde, anılarımızı kaydetmek ve sevdiklerimizle paylaşmak için mutlaka yanımızda bir kamera götürürüz. Peki bu kamera aynı zamanda kaydettiğimiz videoları duvara yansıtabilseydi? Videoları sevdiklerimizle birlikte geniş bir alanda izlemek için bilgisayar veya televizyona muhtaç olmasaydık? Üstelik onları dilediğimiz zaman dilediğimiz yerde izleyebilseydik? Sony’nin yeni projeksiyonlu kamerası ile tüm bunlar artık mümkün!


Projeksiyon özelliğine sahip olan Sony Handycam, içindeki videoları istediğiniz yüzeye yansıtmanızı ve dilediğiniz an izlemenizi sağlıyor. Böylece hem ailenizle beraber yaşadığınız o değerli anları ölümsüzleştirebiliyor hem de onları sevdiklerinize de izleterek paylaşabiliyorsunuz. Artık anılarınız her zaman ve her yerde sizinle!

 



Bir bumads advertorial içeriğidir.







OĞUZ ATAY ANISINA 'UBOR METENGA BULUŞMALARI'

Adını  Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ adlı kitabında olmayan bir dilde mektuplar yazan örgütün adından alan Ubor Metenga, bir edebiyat buluşması.




Güncel Türk edebiyatının genç ve değerli kalemlerinden, her kitabını merakla beklediğim yazarlar Yekta Kopan, Ayfer Tunç, Murat Gülsoy Üçlemesi’nin Oğuz Atay’ı anmak için Salon İKSV’de edebiyat meraklılarıyla bir araya geldikleri Buluşmalar’ın Şubat ayı seçkisi, geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz reklamcı, şair ve yazar Hulki Aktunç’un ‘Lodos Düğünü’ isimli öyküsüydü.

Ayda bir kez gerçekleşen Buluşmalar’dan arkadaşım sevgili Sergül Sungur (fistikyesili.com) sayesinde haberdar oldum. Mart ayındaki etkinliğe yer kalmaz telaşesiyle hemen rezervasyonumu yaptırdım ve nihayet 27 Mart’ta Tomris Uyar’ın ‘Dikkat Kırılacak Eşya’ öyküsünü çözümlemek ve biraz Tomris Uyar’ın kaleminin yol haritasını onunla tanışmış ve kitaplarını hatmetmiş usta öykü yazarlarından dinlemek için Salon İKSV’nin yolunu tuttum.

Biraz erken varıp arkadaşlarımı beklemeye koyulmuşken hemen yan binasındaki Cafe Nero’da kahvemi yudumlayarak birkaç sayfa çeviriyordum ki arkamdaki masadan Ayfer Tunç’un coşkulu sesiyle ‘kadın ve şiddet’ konusunu çevresini sarmış okuyucularıyla tartışırken, çözümler üretip analizler yaparken buldum.

Niyetim son kitabı ‘Yeşil Peri Gecesi’ ile ilgili birkaç şey paylaşmaktı ama Ubor Metenga Buluşmaları başlamak üzereydi. Bir dahaki sefere diyerek büyük bir kalabalıkla salona doğru ilerledim.
Etkinlik ‘Dikkat Kırılacak Eşya’ öyküsünü fondaki bir erkek sesinden dinleyerek başladı. Güçlü bir monolog ve iç ses üzerinden ilerleyen öykü, faşizmin bireyler üzerindeki etkisinden bahsedip tüm salonu 1970’lere yolculuğa çıkardı.
Dinleme faslı bitip sıra çözümlemeye geldiğinde ilk sözü Ayfer Tunç aldı. Tunç, ‘karşılıksız diyalog’ olarak değerlendirdiği öyküde, 1970’li yıllarla birlikte esen değişim rüzgarlarından, bu değişimin insanlar  ve insanların yaşam biçimleri üzerindeki etkisinden söz etti.
Öyküyle adeta geçmişe götüren bir trene bindim diyen Tunç, ‘Beni etkileyen, doğrudan tarihe götüren bir öykü Dikkat Kırılacak Eşya. 30 sene öncesinden bahsediyor. Dönemin izlerini taşıyor.
İlk okuduğumda  romandaki karakteri kadın sandım, erkek olduğunu sonradan fark ettim. Kadınsı imgelerle yürüyen bir anlatı.  ‘Gavur sigarası’ imgesiyle sınıf meselesine, ‘imzasına aşık bir erkek’ tanımlamasıyla burjuva sınıfına bir atıf var. Örneğin burjuva kadını terimi  o zaman farklıydı. Sınıfsal değişim, kodlar, okuma biçimi zamanla değişiyor. Şimdi burjuva kadını terimi yok. ‘Kat sahibi olmak’ sınıfsal değişimin göstergesiydi.

Sol kültürün dayatmaları vardı o dönem. Çay partisine gitmek, makyaj yapmak, davetlere gitmek bizim kuşağın kadın olmak konusunu ortaya koymasında bayağı zor bir dönemdi sol jargondaki erkeklerde.  Bugün sesimizi çıkardığımız şeylerin o zaman olağan algılandığı bir dönemden söz ediyor kitap.’ dedi.

Tomris Uyar’ın romana hiç yüz vermediğini, öyküde ısrarcı olduğunu öğrendiğim çözümlemede Murat Gülsoy, Uyar’ın romanı 'kötü yola düşmüş edebiyat' olarak algılayan bir görüşten geldiğini söyledi.
Toplumsal statüyü simgeleyen imza imgesine değinerek öyküdeki karakterin ‘Resim..Tehlikeli olabilirdi, bıraktım. Konuşmak da tehlikelidir. Hele konuşmayı bir kez unutmuşsan.' cümlesini değerlendirerek  adamın iyi eğitim almış, konformist, ileriye dönük hedefleri olan ama bunu bir türlü yapamayan, pek çok arayışı olan biri olarak tasvir edildiğinden bahsetti.

Yekta Kopan da öyküyü okurken Ayfer Tunç gibi öykünün çok geç bir noktasında anlatıcının erkek olduğunu fark ettiğini belirterek "Bir ‘zihin içi hesaplaşma’ mı ‘iç ses’ mi diye karar veremedim. Karşılıksız diyalog bir yerden sonra karşı taraf  var mı yok  mu sorusunu sormanıza neden oluyor. ‘Birayla kauçukları silerken’, ‘toz bezleri’ gibi detaylardan anlatıcıyı kadınların içinde yetişmiş ve kadınlardan bu anekdotları almış bir erkek gibi düşündüm.

Öykü faşizm ve faşizmin sıradan etkilerini, yukarıdan aşağıya inen değil aynı hizada sürekli genişleyen bir alan olarak anlatıyor." diyerek bir saat süren etkinliğin son cümlelerini söyledi.
Bir sonraki etkinlik Onat Kutlar’ın İshak adlı kitabından bir öykü olacak.

Can Yayınları’nın desteğiyle ücretsiz olarak düzenlenen Ubor Metenga Buluşmaları’na katılmak için İKSV’nin rezervasyon@iksv.org adresine mail atıp isim yazdırmak yeterli.



HÜLYA MERAL





DÜNYA SAATİ VE GELECEĞİMİZ-2



WWF'nin tüm dünya genelinde organize ettiği küresel çevre hareketi olan, ışıkların 1 saat süreyle söndürülmesi şeklinde gerçekleştirilen Dünya Saati uygulamasından bir önceki yazımda bahsetmiş, çevre sorunlarının dünyanın diğer bir köşesinde değil bizzat yanıbaşımızda insan eliyle ortaya çıktığından ve olumsuz etkilerinin yine insan eliyle azaltılabileceğinden söz etmiştim.




İşte birkaç öneri ve çevre kirliliği ve geleceğimiz adına gerçekleştirilen sosyal sorumluluk projelerinden örnekler.. Daha yaşanabilir bir dünya ve daha sağlıklı bir gelecek ve gezegen yaratmanın birkaç yolu..


 * Yenilenebilir ambalajlı ürünleri satın alın. Naylon poşet kullanmayın.

* Evdeki atık miktarını azaltın, yeniden kullanılabilen bez torba, cam kavanoz gibi ambalajlarda satılan ürünleritercih edin.


* Duştayken, diş fırçalarken, traş olurken harcadığınız su miktarını minimuma indirin.

* Türkiye’de her gün2 milyon metreküpten fazla su, sifon çekildiğinde akıp gidiyor. Her çekimde 11 litre su tüketen eski tip rezervuarınızı 4 litre su tüketen yenisiyle değiştirin, hem de faturanız hafiflesin.

* Çamaşır makinanızı dolmadan değil, tam kapasite dolduktan sonra çalıştırın. Kurutmayı makine programında değil dışarda yapın.

 
* Beyaz eşya satın alırken daha az enerji sarf eden A veya A++ sınıf olmasına dikkat ederek enerjiden tasarruf edin.

* Çatınıza kurulacak güneş panelleriyle güneş enerjisini elektriğe dönüştürün. Obama bile Beyaz Saray’ın çatısına güneş paneli yaptırdı, siz ondan zengin misiniz?

* Çatıdan, duvardan ve zeminden gelen ısı kaybını azaltmak için yalıtım sistemleri kullanın. Yazın klimadan, kışın ısıtıcı kullanımından tasarruf sağlarsınız.

* Evizinizi aydınlatmak için sadece elektrikten faydalanmayın. Beyaz duvarlar ve evin çeşitli yerlerinde kullanacağınız aynalar evinize giren ışığı yansıtacak, daha aydınlık görünmesini sağlayacaktır.

* Apartmanınızda kağıt, naylon ve pil gibi atıklar için ayrı kutular oluşturulmasına önayak olun. Bu atıkları düzenli olarak toplayan pekçok sivil toplum kuruluşu var, bu kuruluşlarla bağlantıya geçin.


* İşyerinizde kağıt kullanımını azaltın, gereksiz aldığınız her sayfa çıkış için doğayı tahrip ettğinizi hatırlayın.

* Bütün yakıtlar birbirine eşit değildir. Tahıl ve şeker kamışından elde edilen Etanol ve bitkisel yağ veya hayvansal atıklardan elde edilen Biyodizel gibi yenilenebilir veya geri dönüştürülmüş kaynaklardan elde edilen biyoyakıtlarla karıştırılmış benzin almaya çalışın.

* Bir yerde on saniyeden fazla bekleyecekseniz aracınızı stop edin. Motor rölantideyken daha fazla yakıt tüketir ve arabanızı yeniden çalıştırmanız sırasında atmosfere bırakacağınız miktardan daha fazla CO2 salımına neden olur.

* Ortalama bir aile arabasıyla yılda 24.000 km yol yapar ve 5,8 ton sera gazı kirliliği yaratırken benzine 7.500 TL harcar. Formda kalmak için atmanız gereken adımın bir kısmını yürüyerek atın, alışverişe arabayla gitmek yerine yürümeyi tercih edin. Sera gazı salımının azalmasına yardımcı olun.

 
* İç mekan temizliğinde kullanılan ürünlere dikkat edin. Temizliğinizi mikrofiber temizlik bezi, ılık su ve doğal sabunla yaparak yutma yoluyla zehirlenmelerin (daha çok çocuklarda) önüne geçin.


* Sosyal sorumluluk bilinciyle yatırım yapan ve toplumu ve çevreyi dikkate alan yaklaşıma sahip şirketlere yatırım yapın. Emeklilik kesintilerinizin nasıl değerlendirildiğini öğrenin, etik bir yatırım seçeneğini tercih edin.

* Çalışır haldeki cep telefonu, televizyon, bilgisayar, mp3 çalar gibi elektroniklerinizi atmayın, verin.

* Ofiste en son siz çıkıyorsanız çıkarken ışığı kapatın.

* Ofiste kağıt bardak kullanmayın. Ortalama 3.000 kez kullandığınız fincan, 30 kat daha fazla atığın önüne geçmenizi sağlar.



* Ofisinizdeki bilgisayarların yaydığı radyasyonu absorbe etmek ve oksijeni takviye etmek için doğal hava filtreleri olan iç mekan bitkileri satın alın.

* Çalıştığınız banka, kıyafet satın aldığınız mağaza, bilgisayar aldığınız teknomarket çevre için herhangi bir şey yapıyor mu, araştırın.

* Kuşlar, kediler ve köpekler için balkonunuza veya apartmanınızın önüne su ve gıda koyun. Doğal dengenin korunmasına katkıda bulunun.

* Tükettiğiniz deniz ürünü konusunda bilinçli olun. Belli bir iriliğe ve uzunluğa gelmemiş, erken avlanma dolayısıyla balıkların neslini tehdit eden uygulamalara destek olmayın.


* Çevrenin korunmasına destek veren ve çevrenin tahrip edilmesinin önüne geçilmesi için gerçekleştirilen kurumsal veya bireysel sosyal sorumluluk çalışmalarına dahil olun.

* Bulunduğunuz ortamda doğaya zarar veren eylem veya uygulama halinde bulunan şahıs veya firmaları gördüğünüzde farkındalık sağlamaya gayret edin.


Doğa Derneği diyor ki;

Artık bir seçim yapmak zorundayız. Ya sınır tanımayan tüketim alışkanlıklarımızı sürdürerek, doğayla birlikte kendimizi de yok edeceğiz ya da onunla uyumlu bir yaşam seçeceğiz.


Doğanın varoluşuna, binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış olan uygarlıklara, ait olduğumuz topluma ve gelecek nesillere karşı duyduğumuz vicdani sorumluluğun gereği olarak, biz ikincisini seçiyoruz.







İSTANBUL'DA GÜNDE 10.000 TON ÇÖP
İSTAÇ (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Atık Maddeleri Değerlendirme Sanayi ve Ticaret AŞ) verilerine göre, sadece İstanbul’da günde 10.000 ton çöp üretiliyor ve kişi başına çöp üretim miktarı yaklaşık 1 kg civarında. Üretilen bu çöpün yaklaşık yüzde 10’luk bir kısmını ise naylon torbaların olduğu plastikler oluşturuyor.


Ambalaj ve Ambalaj Atıkları Yönetmeliğine göre, organik maddelerle ambalaj atıklarının, kaynağında ayrı ayrı toplanılması ve plastik ile kağıt atıkların birbirine karıştırılmaması gerekiyor.


Kargo Poşetleri Kutuya, Çocuklar Okula Kampanyası

Doğal kaynakların verimli kullanılması amacıyla “her sektörün üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerektiği” anlayışından yola çıkan MNG Kargo, Deniztemiz TURMEPA Derneği ile beraber, sürdürülebilir kalkınma hedefiyle başlattığı “kargo poşetlerinin geri dönüşümü” projesini Türkiye çapında uyguladı.






“Kargo Poşetleri Kutuya, Çocuklar Okula” sloganıyla başlayan proje ile Türkiye çapında kargo sektörünün bir ayda ürettiği yaklaşık 20 milyon adet plastik kargo poşeti toplandı. Toplanan kargo poşetlerinin lisanslı firmalarda geri dönüştürülmesiyle elde edilen gelir, Milli Eğitim Bakanlığı’nca belirlenen, Bitlis Afet Evleri bölgesinde inşa edilen MNG Kargo Bitlis İlköğretim okulunun yapılmasını sağladı.

 

20 bini aşkın çevre dostu kurum ve kuruluş tarafından toplanan atık plastik poşetlerin geri dönüştürülerek ekonomiye tekrar kazandırılmasından elde edilen gelirle, 2010-2011 eğitim ve öğretim döneminde kapılarını çocuklara açan okul, örnek bir sosyal sorumluluk projesi.

LİDERLERİN SORUMLULUKLARI

İklim değişikliğini engellemede uluslararası ortak çabaya dahil olmak; iklimi değiştiren gazların salımlarını azaltmak üzere politika geliştirmek; yasal hedefler oluşturmak; bu hedeflere ulaşmak üzere strateji ve eylem planları geliştirmek; bu planları uygulamaya sokmak ve planlara halkın da katılabilmesi için eğitim programları başlatmak.




HÜLYA MERAL
Doğa koruma ve ekolojik yaşam konusunda çalışan ulusal sivil toplum kuruluşları
Doğal Hayatı Koruma Derneği (DHKD )
www.dhkd.org

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı)

http://www.wwf.org.tr/


Greenpeace Akdeniz Kampanya Ofisi
http://www.greenpeacemed.org.mt/


Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma Vakfı (ÇEKÜL)
www.cekulvakfi.org.tr


Türkiye Erozyonla Mücadele ve Ağaçlandırma Vakfı (TEMA)
www.tema.org.tr


DenizTemiz Derneği (TURMEPA)
www.turmepa.org.tr


Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV)
www.tudav.org


Akdeniz Foku Araştırma Grubu (AFAG)
www.afag.org


Kuş Araştırmaları Derneği (KAD)
www.kad.org.tr


Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı (ÇEVKO)
www.cevko.org.tr


Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
www.bugday.org


KORDON Derneği (Kent ve Çevre Kültürü Derneği)http://www.kordon.org


Akyaka’yı Sevenler Derneği
www.akyaka.org


Pamukkale Arama Kurtarma Doğa Sporları Derneği
http://www.pakdos.org.tr/


ÇevGön
Diyarbakır Çevre Gönüllüleri Derneği

http://www.cevgon.org.tr.tc/


İstanbul Su Girişimi
http://www.istanbulunsuyu.net/anasayfa.htm


Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu
http://www.turcek.org.tr


Doğa Derneği

DÜNYA SAATİ VE GELECEĞİMİZ- 1


Dünyadaki iklim değişikliğiyle mücadele için 2007 yılında Avustralya'da 2 milyondan fazla insan ve 2.000 kurumun katılımıyla WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) en büyük çevre hareketini başlattı.

Dünya Saati adı verilen ve ışıkların 1 saatliğine söndürülmesiyle başlayan bu hareket olgunlaştı ve şimdi 135 ülkeden 1 milyardan fazla insanın katıldığı küresel bir çevre hareketi haline geldi.



Her yıl Mart ayının son Cumartesi günü insanlığı yaşadığı gezegenin geleceği hakkında düşünmeye davet eden hareket bu yıl 31 Mart'ta özellikle sosyal medya aracılığıyla çok daha geniş kitlelere ulaştı.

Dünya Saati uygulamasına 2010 yılında 230 kurum 5.000 kişi katılırken 2011'de sayı 250 kurum ve 20.000 kişi olarak gerçekleşti. Bu yıl ise 400'e yakın kurum ve 56.000 kişi harekete bireysel destek verdi.

Bu sayede bugünkü yaşam tarzımız, tükettiklerimiz ve ürettiklerimiz üzerine, kullandığımız arabadaki yakıttan tutun da gün içinde harcadığımız suya, elektriğe, kendi elimizle yarattığımız atıklara kadar değişim kararı almak, farkındalığımızı arttırmak için önemli bir adım atılmış oldu.




Tam da gezegenin geleceği hakkında konuşulur ve birşeyler yapılırken aklıma geçtiğimiz yıl çokça konuşulan çevre olayları, HES'ler, kuraklık dolayısıyla tehdit altında olan canlı hayatı, seller nedeniyle bazı coğrafyaların değişime uğraması, küresel ısınma ile gezegenin geleceğinin ciddi bir yokoluşla karşı karşıya olması, sera gazı salınımı ve küresel su sorunu geldi.


Hani cenneti görmeden ölmeyin derler ya işte Rize İkizdere böyle bir yer, adeta cennetten bir köşe. Karadeniz’e, İkizdere'yi görmek için önceki sene gittiğimde yolumun üstündeki yeşile bürünmüş çay bahçelerinin, derelerin içinden geçerken yol üstündeki hafriyat kamyonlarını idrak etmekte güçlük çekmiştim.
İkizdere

Mola verdiğimizde çay servisi yapan Rizeli gence sebebini sordum. Gürül gürül akan derenin sudan elde edilen elektriğe yani hidroelektrik santraline dönüştürüleceğini öğrendim.


Proje ilk bakışta harika bir fikir gibi görünmüştü. Hükümetin sürekli artan nüfusa ucuz, temiz, güvenli ve yerli enerji sağlaması lazım. Ancak biraz araştırıp bilirkişileri dinleyince bölgedeki 26 HES projesinin idealden çok uzak olduğunu öğrendim. Hafriyat kamyonları cenneti altüst etmeye gelmiş meğer.

Yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan ailelerin geçimini sağladıkları, varoluşlarının sebebi dereler ve yeşil alanlar, köyler sahiplerinin onayı olmadan ve fikirleri alınmadan enerji üretilmesi bahanesiyle acımasız bir tahriple hatta yok edilişle karşı karşıyaydı. Ülkemizde kalan tek yeşil alan turizmle ekonomiye katkı sağlayacakken insan eliyle ölüme terk edilmek üzereydi. 
  
Şayet HES’ler yapılırsa bu alanda meydana gelebilecek endemik bitki türlerinin ve yaban hayatın yok edilmesi, iklim değişikliği ve doğanın dengesinin bozulması yerel görünmekle beraber hepimizin, tüm dünyanın yaşamını tehdit edecekti.


Neyse ki İkizdere'ye yapılması planlanan HES'ler için Türkiye Su Meclisi, Doğa Derneği ve sivil oluşumların karşı koymaları ve açılan davalar sonucunda iptal kararı çıktı.
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ İLE YILDA 150.000 İNSAN KAYBI
Biz farkında olmasak da dünyanın iklimi bir yıl öncesine göre bile inanılmaz değişim içinde. İklim değişikliği dünyanın karşı karşıya kaldığı şimdiye kadar görülmüş en büyük çevresel, insani ve ekonomik tehdit. Milyonlarca insan halihazırda etkilerini hissediyor ve Birleşmiş Milletler raporuna göre her yıl 150.000 insan iklim değişikliğine bağlı nedenlerle hayatını kaybediyor.

EN SICAK 10 YIL
Geçtiğimiz yaz gezegenimizin tarihindeki en sıcak 10 yıl olarak açıklandı. Dünyanın dört bir yanında sıcaklık rekorları kırıldı. Kış ayları kış gibi yaz ayları yaz gibi yaşanmıyor artık.
 Örneklerle gidersek; Pakistan’da sıcaklık gölgede 53 derecenin üstünü gördü. Rusya bin yılın en yüksek hararetiyle kavruldu, 15 bin insan sıcaktan öldü, yangınlar çevrede nükleer tehdit yarattı. Sibirya tundralarında 1 milyon kilometrekare (Türkiye’nin birbuçuk katına yakın) donmuş toprağın çözülmesi rekor hıza ulaştı, ülkede tahıl hasatının üçte biri yandı. Rusya’daki sıcak hava dalgasının, insan kaynaklı iklim değişikliğine bağlı olduğu bilim dünyasında tartışmasız kabul edilen ilk felaket oldu.
Pakistan’da meydana gelen sel felaketiyle gökyüzünün tüm suları muson olup bu yoksul insanların başına yağdı, ülkenin pek çok yerinde içdenizler oluştu. Nehirler taştı, ülkenin beşte biri sulara gömüldü, 20 milyon insan evsiz kaldı, tufandan etkilenenlerin sayısı 40 milyona ulaştı. 72 bin çocuğun yaşamı tehlike altına girdi, halen yaralar sarılmaya çalışılıyor ve başkanlarının yaptığı açıklamaya göre ülkenin toparlanabilmesi için bir yüzyıl geçmesi gerekiyor.

Öte yandan, Kuzey Kutup bölgesinde deniz buzları görülmemiş bir hızla eriyor, devasa buzdağları kopuyor, okyanusların ısınmasıyla, mikroskobik canlı nüfusun çökmesiyle, denizlerde beslenme zinciri hızla kopuşa doğru gidiyor.


Geçtiğimiz yıl Latin Amerika’da, Rize’de akılalmaz yağışlar dağ yamaçlarını yerle bir etti, otobanları, evleri ve insanları çamur deryasında silip süpürdü.
Afrika’nın yoksul ülkesi Nijer’de ise hem sel, hem kuraklık nüfusun yüzde 80’ini ve 400 bin çocuğu açlık ve kıtlığa mahkûm etti.




Televizyonlarımızdan Doğu Avrupa’da, Keşmir’de, Hindistan’da, Çin’de, Kuzey Kore’de, Vietnam’da taşkınlar, heyelanlar, seller sular ve yangınlarla hayatları cehenneme dönen milyonları izliyoruz.

Kısacası iklim değişiyor, insana, doğanın dengesine hükmediyor ve dünyadaki tüm insanların kaderi aynı tehlike karşısında ilk kez bu kadar birbirine bağlı. Ve dünya artık bildiğimiz dünya değil.
7 milyar insanın ve bundan sonra dünyaya geleceklerin başa çıkmak zorunda oldukları ciddi bir problem var. YAŞAMAK VE AYAKTA KALABİLMEK.

KÜRESEL ISINMA BURNUMUZUN UCUNDA

Yıllardır televizyon programlarında tartışılan ve yakamıza yapışması çok uzak bir ihtimalmiş gibi görülen ‘küresel ısınma’ mevzusu artık burnumuzun ucunda.

Ozon tabakasının incelmesi ve yeryüzüne inen ultraviyole ışınların oranının artmasından kaynaklanan tehlike, yani küresel ısınma sebebiyle son 20 yılda sayılamayacak kadar çok hayvan ve bitki türü yok oldu.Varlığı bilinen 9.000 kuş türünün dörtte 3’ünün yok olduğunu bilmemiz tehlikenin boyutunu daha iyi anlamamızı sağlayabilir.

Dünya üzerindeki ormanlar azalıyor, çöller büyüyor, tarım alanlarının üçte 1’i erozyon tehlikesiyle karşı karşıya.





İklimin kontrolden tamamen çıkması birkaç yılın meselesi artık. Şimdiye kadar dünyanın sıcaklığını yalnızca 0.8 C derece artırdık.




Ama, salımlarla sıcaklık artışı arasında 40 ya da 50 yıllık bir gecikme olduğundan, halihazırda atmosferde bulunan emisyonların, önümüzdeki birkaç on yıl içinde dünya sıcaklığını 0.6 C daha artıracağı kesin.

Bu kritik eşiği aşarsak, dünyada sıcaklıklar 6 derece kadar fırlayabilir 
Böyle birşey olursa eğer, doğal âlem büyük bir kitlesel yıkıma uğrayacak, halihazırda gezegeni paylaştığımız bitkilerle hayvanların büyük çoğunluğu yeryüzünden silinip gidecek aynı zamanda, dünya ekosistemleri eriyip giderken, etrafta çok daha fazla fare, sinek, hamamböceği ve sivrisinek kol geziyor olacak.
Yağış dağılım şekilleri değiştikçe, buzulların beslediği ırmaklar kurudukça, yükselen deniz seviyeleri yeraltı su kaynaklarını tuzladıkça, insanlığın gezegene vurduğu ilk darbe, içme suyuna erişimin hızla ve keskin şekilde azalması şeklinde tezahür edecek.

Tarım ürünleri azalır, ormanlar yanıp gider, çöller genişleyip durur, sahil bölgeleri de sürekli sular seller altında kalırken, milyarlarca insan da pılını pırtısını toplayıp, başka yerlerde rızkını aramaya çıkacak.
2°C HAYATİ DERECE
İklim değişikliğinin geniş çaplı kuraklık, su baskınları, deniz seviyesinde artış nedeniyle muazzam düzeyde nüfus hareketlerinin oluşması gibi en büyük etkilerini engellemek için sıcaklık artışının 2 derecenin olabildiğince altında tutulması gerekiyor.



Ancak 2°C’nin altında kalsak dahi geçtiğimiz aylarda önce Yunanistan’da yaşanan orman yangınları ve daha sonrasında İstanbul ve Tekirdağ’daki seller gibi felaketler artarak yaşanmaya devam edecek. Ve hatta bilim insanları Akdeniz Bölgesi’nde en çok etkilenmesi öngörülen bölge olarak Türkiye’den başlayarak Tunus’a kadar olan Güney Akdeniz Bölgesi’ni işaret ediyor.


SERA GAZI SALINIMLARININ ARTIŞI
İklim değişikliğinin sera gazı etkisi sebebiyle meteorolojik durumlarda da değişikliklere sebep olması bekleniyor. Dünyanın ihtiyacı olan şey, sıfır karbon emisyonunu hedefleyen bir yol haritası.


Sıfır emisyon hedefine ulaşmak için 2015 yılına kadar sera gazı salımlarının artışının durdurulması ve bu tarihten sonra hızlı bir şekilde salımların düşüşe geçmesi gerekiyor.

Yüzyılın ortasına geldiğimizde emisyonlar sıfır noktasına olabildiğince yakın bir değerde olmalı. Sera gazı salımlarını düşürme hedeflerine ancak geçerliliği kanıtlanmış yenilenebilir enerji kaynağı seçenekleri ve enerji verimliliği ile ulaşmak mümkün.
Kendi yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşam kalitesi tüm bu iklim değişiklerine karşı göstereceğimiz ilgi ve önemle doğru orantılı. Yaşadığımız gezegenin iklimini istikrara kavuşturmak ahlâki bir mesele, hepimiz için mânevi sorumluluk.
Kendimizi hangi siyasî, ideolojik, dinî, etnik, kültürel gruba, partiye, topluluğa ait hissediyor olursak olalım, fark etmez. Genç, yaşlı, yetişkin veya çocuk gezegeni koruyacak etkili bir politika belirlenmesi için birleşmek, farkındalık yaratmak, somut birşeyler yapmak zorundayız.
Artık şurası açıkça görülüyor ki, dönüşüm ve hareket, ancak kamuoyunu oluşturan bizlerin birleşmesiyle mümkün. Yani iklim krizine “zorunlu müdahil” olmamızla. Çünkü artık herkes, iklim değişikliğinin gerçek olduğunu ve çoktan hayatımızı etkilemeye başladığını biliyor. Pekçok insanın bilmediği şey ise çözümün de bizim, bu kuşağın elinde olduğu.
NÜKLEER ENERJİ VE RADYASYON
1972'de Sovyetler Birliği'nin parçası olan Ukrayna'nın Çernobil Termik Santralı'nda meydana gelen kazada atmosfere büyük miktarda radyasyon yayıldı. Kazanın Avrupa üzerindeki etkilerini gösteren harita ve çizelgeler, radyoaktif serpintinin çok geniş bir alanda yayıldığı ve Avrupa'daki pek çok ülkeyi doğrudan etkilediğini gösterdiği gibi, ülkedeki kanser vakalarının artışının nedeninin Çernobil kazası olduğu da bilinen bir gerçek artık.

Türkiye'de ise özellikle Karadeniz Bölgesi'ndeki illere radyoaktif parçacıklar yayılmıştı. 1972'den beri kanser vak’alarında görülen ve sürekli artan oran içler acısı. 11 nesle kadar etkisinin görülebileceği açıklanan kazanın daha kaç kişiyi ölüme götüreceği, kaç aileyi mağdur edeceği meçhul.


Hal böyleyken ülkemizde nükleer enerji santrallerinin kurulması yönünde ciddi adımlar atılıyor, uluslararası alanda kararlar alınıyor. Unutulan şu ki Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunu 0-14 yaş arası çocuklar oluşturuyor. Bu çocuklar hepimizin geleceği ve sağlıklı nesiller yetiştirmeye gayret eden anne babalar nükleer santralin lafını bile duymak istemiyor.
Greenpeace Uluslararası Enerji Kampanya sorumlusu Aslıhan Tümer Çernobil faciasının etkilediği toprakları geziyor ve yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

 

"Artık Greenpeace kampanyacısıyım ve Ukrayna’da bir köy ziyaretindeyiz. Görevimiz sütteki radyasyon oranını ölçmek. Çernobil’den arabayla 4 saatlik uzaklıktayız ve burada radyoaktif kirlenmeyi görebilmek mümkün; özellikle de günlük hayatımızın vazgeçilmezi sütte.


Radyoaktivitenin vücutta uzun vadeli depolanması sonucunda bir çok çocukta seyrek de olsa başağrıları, bilinç kaybı, doğum bozuklukları görülüyor. Ve bütün bunları geçim kaynakları süt olan insanlara nasıl söyleyebiliriz ki!
Sütteki radyasyon oranının Ukrayna’da çocuklar için kabul edilen sınırın 5 ile 16 kat, Kiev’de ise 30 kat fazlası olduğunu bulmak sadece bir günümüzü aldı. Asıl endişelendiğim, burada yaşayan anneler, çocuklarına, bu sütleri içmeleri için, her sabah ısrar ediyorlar…”
Bu yazıyı yazarken Türkiye’de ‘Nükleere Karşı Anneler’ adlı bir insiyatifin başladığına ilişkin bir mail aldım. Girişimin hedefi, gelecek kuşakların yaşam haklarına duyarlı kadınlar ve anneler olarak nükleersiz bir gelecek yaratmak.
Aktivist 8 kadınla başlatılan insiyatif için Sinoplu aktivist Hale Oğuz’un Çernobil döneminde yaşadıklarını hatırlatarak söylediği şu sözler sanırım anlatmak istediklerimi özetliyor:
“Sinop'tan sıklıkla gittiğim köyümde domatesler, salatalıklar üzerlerine kaynar su dökülmüş gibi yanmıştı. Artık söylenilenin ne önemi olabilirdi ki, belli ki bizim üzerimize radyasyon yağmıştı. Kısa bir ayrılıktan sonra 1992'de görevle tekrar Sinop'a döndüğümde etrafıma bakarken hiç görmediğim kadar engelli çocuk gördüm. Ne zaman yanımda ne zaman canımda hissedeceğim sorusundan kendimi uzak tutmaya çalışırken, Sinop'ta nükleer santral kurulmak istendiğini öğrendim. İşte bu olamazdı… Ben o manzaraları görmüştüm, ben o çığlığı duydum. Yeni Çernobiller, Fukuşimalar olmasın."…
Greenpeace Akdeniz'in A&G araştırma şirketine yaptırdığı kamuoyu araştırmasına göre Türkiye'de kadınların %67,5'i nükleer enerji istemiyor. Bu çoğunluğun sesi olmayı hedefleyen nükleer karşıtı anneler, enerji tasarrufunu ve daha fazla istihdam sağlayan temiz enerjilerin kullanımını yaygınlaştırmayı da hedefliyor.
HALA BİRAZ VAKTİMİZ VAR
Geçtiğimiz yıl dünyanın dört bir yanından sıradan insanlar Clean Up The World (Dünyayı Temizle) programı aracılığıyla çevrelerini iyileştirmeye yönelik olağanüstü çaba harcadı. Hala da çalışmaya devam ediyorlar. Amaç, sürdürülebilir bir yaşam alanı yaratmak.
Bizden önceki kuşaklar HES, nükleer enerji, iklim değişikliği, küresel ısınma, atık, sera gazı hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Bizden sonra gelecek olanlarınsa bu konuda hiçbir şey yapmaya güçleri yetmeyecek. Bize gelince, bizim hâlâ biraz vaktimiz var! Ama, hemen harekete geçsek iyi olur..