DÜNYA SAATİ VE GELECEĞİMİZ- 1


Dünyadaki iklim değişikliğiyle mücadele için 2007 yılında Avustralya'da 2 milyondan fazla insan ve 2.000 kurumun katılımıyla WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) en büyük çevre hareketini başlattı.

Dünya Saati adı verilen ve ışıkların 1 saatliğine söndürülmesiyle başlayan bu hareket olgunlaştı ve şimdi 135 ülkeden 1 milyardan fazla insanın katıldığı küresel bir çevre hareketi haline geldi.



Her yıl Mart ayının son Cumartesi günü insanlığı yaşadığı gezegenin geleceği hakkında düşünmeye davet eden hareket bu yıl 31 Mart'ta özellikle sosyal medya aracılığıyla çok daha geniş kitlelere ulaştı.

Dünya Saati uygulamasına 2010 yılında 230 kurum 5.000 kişi katılırken 2011'de sayı 250 kurum ve 20.000 kişi olarak gerçekleşti. Bu yıl ise 400'e yakın kurum ve 56.000 kişi harekete bireysel destek verdi.

Bu sayede bugünkü yaşam tarzımız, tükettiklerimiz ve ürettiklerimiz üzerine, kullandığımız arabadaki yakıttan tutun da gün içinde harcadığımız suya, elektriğe, kendi elimizle yarattığımız atıklara kadar değişim kararı almak, farkındalığımızı arttırmak için önemli bir adım atılmış oldu.




Tam da gezegenin geleceği hakkında konuşulur ve birşeyler yapılırken aklıma geçtiğimiz yıl çokça konuşulan çevre olayları, HES'ler, kuraklık dolayısıyla tehdit altında olan canlı hayatı, seller nedeniyle bazı coğrafyaların değişime uğraması, küresel ısınma ile gezegenin geleceğinin ciddi bir yokoluşla karşı karşıya olması, sera gazı salınımı ve küresel su sorunu geldi.


Hani cenneti görmeden ölmeyin derler ya işte Rize İkizdere böyle bir yer, adeta cennetten bir köşe. Karadeniz’e, İkizdere'yi görmek için önceki sene gittiğimde yolumun üstündeki yeşile bürünmüş çay bahçelerinin, derelerin içinden geçerken yol üstündeki hafriyat kamyonlarını idrak etmekte güçlük çekmiştim.
İkizdere

Mola verdiğimizde çay servisi yapan Rizeli gence sebebini sordum. Gürül gürül akan derenin sudan elde edilen elektriğe yani hidroelektrik santraline dönüştürüleceğini öğrendim.


Proje ilk bakışta harika bir fikir gibi görünmüştü. Hükümetin sürekli artan nüfusa ucuz, temiz, güvenli ve yerli enerji sağlaması lazım. Ancak biraz araştırıp bilirkişileri dinleyince bölgedeki 26 HES projesinin idealden çok uzak olduğunu öğrendim. Hafriyat kamyonları cenneti altüst etmeye gelmiş meğer.

Yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan ailelerin geçimini sağladıkları, varoluşlarının sebebi dereler ve yeşil alanlar, köyler sahiplerinin onayı olmadan ve fikirleri alınmadan enerji üretilmesi bahanesiyle acımasız bir tahriple hatta yok edilişle karşı karşıyaydı. Ülkemizde kalan tek yeşil alan turizmle ekonomiye katkı sağlayacakken insan eliyle ölüme terk edilmek üzereydi. 
  
Şayet HES’ler yapılırsa bu alanda meydana gelebilecek endemik bitki türlerinin ve yaban hayatın yok edilmesi, iklim değişikliği ve doğanın dengesinin bozulması yerel görünmekle beraber hepimizin, tüm dünyanın yaşamını tehdit edecekti.


Neyse ki İkizdere'ye yapılması planlanan HES'ler için Türkiye Su Meclisi, Doğa Derneği ve sivil oluşumların karşı koymaları ve açılan davalar sonucunda iptal kararı çıktı.
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ İLE YILDA 150.000 İNSAN KAYBI
Biz farkında olmasak da dünyanın iklimi bir yıl öncesine göre bile inanılmaz değişim içinde. İklim değişikliği dünyanın karşı karşıya kaldığı şimdiye kadar görülmüş en büyük çevresel, insani ve ekonomik tehdit. Milyonlarca insan halihazırda etkilerini hissediyor ve Birleşmiş Milletler raporuna göre her yıl 150.000 insan iklim değişikliğine bağlı nedenlerle hayatını kaybediyor.

EN SICAK 10 YIL
Geçtiğimiz yaz gezegenimizin tarihindeki en sıcak 10 yıl olarak açıklandı. Dünyanın dört bir yanında sıcaklık rekorları kırıldı. Kış ayları kış gibi yaz ayları yaz gibi yaşanmıyor artık.
 Örneklerle gidersek; Pakistan’da sıcaklık gölgede 53 derecenin üstünü gördü. Rusya bin yılın en yüksek hararetiyle kavruldu, 15 bin insan sıcaktan öldü, yangınlar çevrede nükleer tehdit yarattı. Sibirya tundralarında 1 milyon kilometrekare (Türkiye’nin birbuçuk katına yakın) donmuş toprağın çözülmesi rekor hıza ulaştı, ülkede tahıl hasatının üçte biri yandı. Rusya’daki sıcak hava dalgasının, insan kaynaklı iklim değişikliğine bağlı olduğu bilim dünyasında tartışmasız kabul edilen ilk felaket oldu.
Pakistan’da meydana gelen sel felaketiyle gökyüzünün tüm suları muson olup bu yoksul insanların başına yağdı, ülkenin pek çok yerinde içdenizler oluştu. Nehirler taştı, ülkenin beşte biri sulara gömüldü, 20 milyon insan evsiz kaldı, tufandan etkilenenlerin sayısı 40 milyona ulaştı. 72 bin çocuğun yaşamı tehlike altına girdi, halen yaralar sarılmaya çalışılıyor ve başkanlarının yaptığı açıklamaya göre ülkenin toparlanabilmesi için bir yüzyıl geçmesi gerekiyor.

Öte yandan, Kuzey Kutup bölgesinde deniz buzları görülmemiş bir hızla eriyor, devasa buzdağları kopuyor, okyanusların ısınmasıyla, mikroskobik canlı nüfusun çökmesiyle, denizlerde beslenme zinciri hızla kopuşa doğru gidiyor.


Geçtiğimiz yıl Latin Amerika’da, Rize’de akılalmaz yağışlar dağ yamaçlarını yerle bir etti, otobanları, evleri ve insanları çamur deryasında silip süpürdü.
Afrika’nın yoksul ülkesi Nijer’de ise hem sel, hem kuraklık nüfusun yüzde 80’ini ve 400 bin çocuğu açlık ve kıtlığa mahkûm etti.




Televizyonlarımızdan Doğu Avrupa’da, Keşmir’de, Hindistan’da, Çin’de, Kuzey Kore’de, Vietnam’da taşkınlar, heyelanlar, seller sular ve yangınlarla hayatları cehenneme dönen milyonları izliyoruz.

Kısacası iklim değişiyor, insana, doğanın dengesine hükmediyor ve dünyadaki tüm insanların kaderi aynı tehlike karşısında ilk kez bu kadar birbirine bağlı. Ve dünya artık bildiğimiz dünya değil.
7 milyar insanın ve bundan sonra dünyaya geleceklerin başa çıkmak zorunda oldukları ciddi bir problem var. YAŞAMAK VE AYAKTA KALABİLMEK.

KÜRESEL ISINMA BURNUMUZUN UCUNDA

Yıllardır televizyon programlarında tartışılan ve yakamıza yapışması çok uzak bir ihtimalmiş gibi görülen ‘küresel ısınma’ mevzusu artık burnumuzun ucunda.

Ozon tabakasının incelmesi ve yeryüzüne inen ultraviyole ışınların oranının artmasından kaynaklanan tehlike, yani küresel ısınma sebebiyle son 20 yılda sayılamayacak kadar çok hayvan ve bitki türü yok oldu.Varlığı bilinen 9.000 kuş türünün dörtte 3’ünün yok olduğunu bilmemiz tehlikenin boyutunu daha iyi anlamamızı sağlayabilir.

Dünya üzerindeki ormanlar azalıyor, çöller büyüyor, tarım alanlarının üçte 1’i erozyon tehlikesiyle karşı karşıya.





İklimin kontrolden tamamen çıkması birkaç yılın meselesi artık. Şimdiye kadar dünyanın sıcaklığını yalnızca 0.8 C derece artırdık.




Ama, salımlarla sıcaklık artışı arasında 40 ya da 50 yıllık bir gecikme olduğundan, halihazırda atmosferde bulunan emisyonların, önümüzdeki birkaç on yıl içinde dünya sıcaklığını 0.6 C daha artıracağı kesin.

Bu kritik eşiği aşarsak, dünyada sıcaklıklar 6 derece kadar fırlayabilir 
Böyle birşey olursa eğer, doğal âlem büyük bir kitlesel yıkıma uğrayacak, halihazırda gezegeni paylaştığımız bitkilerle hayvanların büyük çoğunluğu yeryüzünden silinip gidecek aynı zamanda, dünya ekosistemleri eriyip giderken, etrafta çok daha fazla fare, sinek, hamamböceği ve sivrisinek kol geziyor olacak.
Yağış dağılım şekilleri değiştikçe, buzulların beslediği ırmaklar kurudukça, yükselen deniz seviyeleri yeraltı su kaynaklarını tuzladıkça, insanlığın gezegene vurduğu ilk darbe, içme suyuna erişimin hızla ve keskin şekilde azalması şeklinde tezahür edecek.

Tarım ürünleri azalır, ormanlar yanıp gider, çöller genişleyip durur, sahil bölgeleri de sürekli sular seller altında kalırken, milyarlarca insan da pılını pırtısını toplayıp, başka yerlerde rızkını aramaya çıkacak.
2°C HAYATİ DERECE
İklim değişikliğinin geniş çaplı kuraklık, su baskınları, deniz seviyesinde artış nedeniyle muazzam düzeyde nüfus hareketlerinin oluşması gibi en büyük etkilerini engellemek için sıcaklık artışının 2 derecenin olabildiğince altında tutulması gerekiyor.



Ancak 2°C’nin altında kalsak dahi geçtiğimiz aylarda önce Yunanistan’da yaşanan orman yangınları ve daha sonrasında İstanbul ve Tekirdağ’daki seller gibi felaketler artarak yaşanmaya devam edecek. Ve hatta bilim insanları Akdeniz Bölgesi’nde en çok etkilenmesi öngörülen bölge olarak Türkiye’den başlayarak Tunus’a kadar olan Güney Akdeniz Bölgesi’ni işaret ediyor.


SERA GAZI SALINIMLARININ ARTIŞI
İklim değişikliğinin sera gazı etkisi sebebiyle meteorolojik durumlarda da değişikliklere sebep olması bekleniyor. Dünyanın ihtiyacı olan şey, sıfır karbon emisyonunu hedefleyen bir yol haritası.


Sıfır emisyon hedefine ulaşmak için 2015 yılına kadar sera gazı salımlarının artışının durdurulması ve bu tarihten sonra hızlı bir şekilde salımların düşüşe geçmesi gerekiyor.

Yüzyılın ortasına geldiğimizde emisyonlar sıfır noktasına olabildiğince yakın bir değerde olmalı. Sera gazı salımlarını düşürme hedeflerine ancak geçerliliği kanıtlanmış yenilenebilir enerji kaynağı seçenekleri ve enerji verimliliği ile ulaşmak mümkün.
Kendi yaşamımızın ve çocuklarımızın yaşam kalitesi tüm bu iklim değişiklerine karşı göstereceğimiz ilgi ve önemle doğru orantılı. Yaşadığımız gezegenin iklimini istikrara kavuşturmak ahlâki bir mesele, hepimiz için mânevi sorumluluk.
Kendimizi hangi siyasî, ideolojik, dinî, etnik, kültürel gruba, partiye, topluluğa ait hissediyor olursak olalım, fark etmez. Genç, yaşlı, yetişkin veya çocuk gezegeni koruyacak etkili bir politika belirlenmesi için birleşmek, farkındalık yaratmak, somut birşeyler yapmak zorundayız.
Artık şurası açıkça görülüyor ki, dönüşüm ve hareket, ancak kamuoyunu oluşturan bizlerin birleşmesiyle mümkün. Yani iklim krizine “zorunlu müdahil” olmamızla. Çünkü artık herkes, iklim değişikliğinin gerçek olduğunu ve çoktan hayatımızı etkilemeye başladığını biliyor. Pekçok insanın bilmediği şey ise çözümün de bizim, bu kuşağın elinde olduğu.
NÜKLEER ENERJİ VE RADYASYON
1972'de Sovyetler Birliği'nin parçası olan Ukrayna'nın Çernobil Termik Santralı'nda meydana gelen kazada atmosfere büyük miktarda radyasyon yayıldı. Kazanın Avrupa üzerindeki etkilerini gösteren harita ve çizelgeler, radyoaktif serpintinin çok geniş bir alanda yayıldığı ve Avrupa'daki pek çok ülkeyi doğrudan etkilediğini gösterdiği gibi, ülkedeki kanser vakalarının artışının nedeninin Çernobil kazası olduğu da bilinen bir gerçek artık.

Türkiye'de ise özellikle Karadeniz Bölgesi'ndeki illere radyoaktif parçacıklar yayılmıştı. 1972'den beri kanser vak’alarında görülen ve sürekli artan oran içler acısı. 11 nesle kadar etkisinin görülebileceği açıklanan kazanın daha kaç kişiyi ölüme götüreceği, kaç aileyi mağdur edeceği meçhul.


Hal böyleyken ülkemizde nükleer enerji santrallerinin kurulması yönünde ciddi adımlar atılıyor, uluslararası alanda kararlar alınıyor. Unutulan şu ki Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunu 0-14 yaş arası çocuklar oluşturuyor. Bu çocuklar hepimizin geleceği ve sağlıklı nesiller yetiştirmeye gayret eden anne babalar nükleer santralin lafını bile duymak istemiyor.
Greenpeace Uluslararası Enerji Kampanya sorumlusu Aslıhan Tümer Çernobil faciasının etkilediği toprakları geziyor ve yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

 

"Artık Greenpeace kampanyacısıyım ve Ukrayna’da bir köy ziyaretindeyiz. Görevimiz sütteki radyasyon oranını ölçmek. Çernobil’den arabayla 4 saatlik uzaklıktayız ve burada radyoaktif kirlenmeyi görebilmek mümkün; özellikle de günlük hayatımızın vazgeçilmezi sütte.


Radyoaktivitenin vücutta uzun vadeli depolanması sonucunda bir çok çocukta seyrek de olsa başağrıları, bilinç kaybı, doğum bozuklukları görülüyor. Ve bütün bunları geçim kaynakları süt olan insanlara nasıl söyleyebiliriz ki!
Sütteki radyasyon oranının Ukrayna’da çocuklar için kabul edilen sınırın 5 ile 16 kat, Kiev’de ise 30 kat fazlası olduğunu bulmak sadece bir günümüzü aldı. Asıl endişelendiğim, burada yaşayan anneler, çocuklarına, bu sütleri içmeleri için, her sabah ısrar ediyorlar…”
Bu yazıyı yazarken Türkiye’de ‘Nükleere Karşı Anneler’ adlı bir insiyatifin başladığına ilişkin bir mail aldım. Girişimin hedefi, gelecek kuşakların yaşam haklarına duyarlı kadınlar ve anneler olarak nükleersiz bir gelecek yaratmak.
Aktivist 8 kadınla başlatılan insiyatif için Sinoplu aktivist Hale Oğuz’un Çernobil döneminde yaşadıklarını hatırlatarak söylediği şu sözler sanırım anlatmak istediklerimi özetliyor:
“Sinop'tan sıklıkla gittiğim köyümde domatesler, salatalıklar üzerlerine kaynar su dökülmüş gibi yanmıştı. Artık söylenilenin ne önemi olabilirdi ki, belli ki bizim üzerimize radyasyon yağmıştı. Kısa bir ayrılıktan sonra 1992'de görevle tekrar Sinop'a döndüğümde etrafıma bakarken hiç görmediğim kadar engelli çocuk gördüm. Ne zaman yanımda ne zaman canımda hissedeceğim sorusundan kendimi uzak tutmaya çalışırken, Sinop'ta nükleer santral kurulmak istendiğini öğrendim. İşte bu olamazdı… Ben o manzaraları görmüştüm, ben o çığlığı duydum. Yeni Çernobiller, Fukuşimalar olmasın."…
Greenpeace Akdeniz'in A&G araştırma şirketine yaptırdığı kamuoyu araştırmasına göre Türkiye'de kadınların %67,5'i nükleer enerji istemiyor. Bu çoğunluğun sesi olmayı hedefleyen nükleer karşıtı anneler, enerji tasarrufunu ve daha fazla istihdam sağlayan temiz enerjilerin kullanımını yaygınlaştırmayı da hedefliyor.
HALA BİRAZ VAKTİMİZ VAR
Geçtiğimiz yıl dünyanın dört bir yanından sıradan insanlar Clean Up The World (Dünyayı Temizle) programı aracılığıyla çevrelerini iyileştirmeye yönelik olağanüstü çaba harcadı. Hala da çalışmaya devam ediyorlar. Amaç, sürdürülebilir bir yaşam alanı yaratmak.
Bizden önceki kuşaklar HES, nükleer enerji, iklim değişikliği, küresel ısınma, atık, sera gazı hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Bizden sonra gelecek olanlarınsa bu konuda hiçbir şey yapmaya güçleri yetmeyecek. Bize gelince, bizim hâlâ biraz vaktimiz var! Ama, hemen harekete geçsek iyi olur..

Hiç yorum yok: